Edebiyat Fakültesinde Doğum Sancıları
Ömer Faruk Kızılkaya

Ömer Faruk Kızılkaya

Edebiyat Fakültesinde Doğum Sancıları

11 Ekim 2019 - 14:24

Malumunuz, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji bölümünde okuyorum. Yıllar sonra tekrar üniversiteli olmak varmış kaderde. O heyecanı yine yaşıyorum ve sınav zamanlarında öğrenciliğin hakkını verebilmek adına gece yarılarına kadar ders çalıştığım oluyor. Öğrenciliği özlediğimi fark ediyorum.
Bu sene ikinci sınıfa geçtim ve senenin başında bölümümüzün yeni binaya taşındığını öğrendim. Yaklaşık bir aydır da belediye iş yerimin önünden  bir yol çalışması başlattı ki ilk günler heyecanım çok fazlaydı. Geçen sene Çat Yolu’nun Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine yakın bir kısmından alt geçit yaparak Yıldızkent’i üniversiteye bağlamak adına güzel bir proje başlatılmıştı, o proje tamamlanıyordu. İş yerimden dümdüz  aşağı indiğimde Teknokent’in önüne gelmiş olacağım, oradan da sola dönünce Darülfünun Camii’ni geçince fakülteme ulaşacağım. Arabamı eşime bırakma durumum olmasaydı ulaşım sorunum olmayacaktı ama şartlar böyle olmasını gerektiriyordu. Ben de mecburen belediye otobüsleriyle okula gitmek zorundayım. Bereket versin ki hemen yanımızda KYK’ye bağlı Rabia Hatun Kız Yurdu var. Binlerce öğrenci kaldığı için belediye otobüsleri buradan üniversiteye sefer yapıyorlar. Herhalde sıkıntı olmaz düşüncesindeydim, düne kadar.
Dün sabah iş yerime geldim, burada biraz durduktan sonra kız yurdunun yanındaki duraktan otobüse binmek istedim. Bekleme süresi biraz fazlaydı. Öğrencilere otobüsün ne kadar sıklıkla geldiğini sordum, net bir cevap alamadım; kimi 15 dakika dedi, kimi 20 dakika...  Biraz sonra otobüse bindik ve hastaneye uğradık, oradan da üniversite kampüsüne girdik. Teknokent’in bulunduğu kavşakta çalışma olduğu için sağa doğru döner dönmez otobüs durdu. Şoför bizlere seslendi:

  • Buradan kız yurtlarına doğru döneceğiz, bu tarafta inmek isteyen varsa insin.
 Maraton orada başladı. Kazılmış olan yerlerden karşıya geçip en kestirme gördüğüm yerlerden yeni fakülteme doğru yürümeye başladım. İlerledikçe öğrenci sayısı azalıyordu. Güzel Sanatlar’da  ayrılanlar, Hukuk’ta ayrılanlar… derken yol ilerledikçe yürüyenler de azalmıştı. Sabahın 09.50’siydi.
Tozun toprağın içinde, iş makinelerinin arasından fakülteye ulaştım. Çok şükür ki bir kaza bela olmadı, olsaydı herhalde canımın yanması yanıma kâr kalırdı. Zira yüklenici firmanın 15 Kasım’a kadar süresi var, işin içinden sıyrılır. Binaya ısrarla ve (duyduğum kadarıyla) biraz da zorlamayla bina bitmeden taşınma işini başlattıran üniversite yönetimi olmuş. Onların da arkası sağlam, ben canımın yanmasıyla veya öldüğümle kalırdım. En kötü ihtimal, bir soruşturma açılır; olay unutulunca da dosya sessizce kapanırdı.
Bizim bölüm en üst katta olduğu için merdivenlerden çıkmak zorunda kaldım, asansörün ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anlayıp şükrettim. Asansör yapmışlar ama engelli asansörü, sağlıklı öğrenciler için yasak. Sağlıklı olduğuma şükretmem mi gerekiyordu, bilemedim. Asansör bazen çalışıyor, bazen çalışmıyor. Çalıştığı zamanların çoğunda da personeller, malzeme taşıyor asansörle. Eşyaya gelince var, insana gelince yok! Zaten malumunuz bizim ülkemizde insanın eşya kadar değeri yok! Onlarca katlı gökdelenlerde binlerce insanı taşıyan asansörler yapılabiliyordu da öğrenciler için 2- 3 yere asansör konamaz mıydı, sorusu geldi aklıma. Sonra kendi kendime “Sen anlamazsın, bir bildikleri vardır elbet, koskoca yöneticilerden daha mı iyi bileceksin?” telkiniyle kendimi teskin ederek merdivenleri tırmanmaya koyuldum.
Dersliklerin olduğu kata varınca sınıfları dinledim, derste olması gereken hocanın sesi hiçbir sınıftan koridora  gelmiyordu. Sınıf arkadaşım olan eski öğrencilerimden Tugay’ı aradım; ders programının değiştiğini, dersin öğleden sonra 15.00’e alındığını öğrendim. Sebebini araştırınca alt katlardaki sınıfların tamamlanmadığını, derslerin üst katlardaki sınıflarda görüldüğünü, bu yüzden de çakışma yaşandığını öğrendim. Meğer ayın sonuna doğru yaklaşık 20 sınıf daha bitirilmiş olacakmış. Zemin kattaki sınıfların bazılarının kapılarını açtığımda bomboş odalar (Sıra masa görmediğim için sınıf diyemiyorum.)  gördüm, bu da olayı doğruluyordu.
Saat 13.00’te dersim olduğu için kantine gidip çay içmek istedim. Koca binada tam anlamıyla hazır gördüğüm iki yerden biri kantin, diğeri fotokopiciydi. Onlar da özel işletmelerdi. Yaklaşık 8 bin öğrencinin bir araya getirildiği bu görkemli (Öğrendiğim kadarıyla Doğu Anadolu’nun en büyük binasıymış.) binada öğle saati geldiğinde karşılıklı iki kantin olmasına rağmen masalarda oturacak yer kalmamıştı. Öğrencilerin gidebilecekleri alternatif bir yer de olmadığı için yemek yeme ihtiyaçlarını kantinden karşılamaları gerekiyordu. Kantin de ihtiyacı karşılayamıyordu. Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla kantinin olduğu bölümün altında bir yemekhane yapılmış ama o da henüz hizmete girmemiş. Kütüphanenin de hazır olmadığını, kitapların yerleştirildiğini, masa ve sandalyelerin henüz yerleştirilmediğini öğreniyoruz kantindeki sohbette.
Yemek yemeden önce ellerimi yıkamak gibi adetim vardır. Hatta dışarıda yemek yiyeceğim zaman sipariş vermeden önce lavaboya gidip sabunu kontrol etmek, sabun yoksa sipariş vermeden çıkmak gibi kötü bir huyum vardır. Bir şeyler yeme ihtimalim sebebiyle ellerimi yıkamak için tuvaletlere gittiğimde sabun olmadığını gördüm. Ellerimi suyla yıkadıktan sonra gidip çay içtim, ikinci çayı içmeye cesaret edemedim.
Ders saati yaklaşınca en üst katta bulunan dersliklere çıkmak için ortada bulunan merdivenlerden çıkıyorum. Yaklaşık 3 m genişliğindeki merdivenlerin tam dönemecine yaklaşık 1,25 m genişliğinde yapılan bölümün inenle çıkanı burun buruna getiren tasarımını yapan mimar, mühendis, müteahhit, usta, ona onay veren yetkili kim varsa onları yetiştirenlere ciğerden bir selam gönderdim.
Bölümün olduğu katın tuvaletlerinde sabun var mı, diye merak ettim ve olmadığını gördüm. 3. katta, cama asılan ve mescitlerin yönünü gösteren kağıt geldi aklıma. Abdest alan adam taharet almıyor muydu? Ellerini yıkaması gerekmez miydi? Binayı apar topar taşıyanlar, buna onay verenler namaz kılmıyor muydu? Hadi namaz kılmıyor kabul edelim, abdesti ve temizliği bilmiyorlar mıydı? İnsan sabun koyduramıyorsa bari birer kapla kum koydurur, ellerini oğuştursun insanlar. Hazır inşaat alanı, malzeme çok…
Dersler bittikten sonra iş yerime gitmek üzere ilerideki erkek yurtlarının önüne kadar yürüdüm, oradaki mahşeri kalabalıkta sınırlı sayıda ve uzun sayabileceğimiz zaman aralığında gelen otobüslere binmek istedim, bekleme süresi uzayınca yürümek istedim. Teknokent’e kadar yürüdüm ve oradan arazi yoluna saparak hipotenüsten yeni yapılan altgeçide ulaştım. Öğrencilerle yokuşu tırmanırken etrafımdan geçen arabaların ve iş makinelerinin arasından iş yerime ulaştım.
Bugün de fakülteye aynı yoldan 25 dakikaya gittim. Bu zulmü ne zamana kadar çekeceğim, bilmiyorum. Yandaki yurtta kalan kızlarımız ne olacak? Kız başlarına o yolu çocuklar neden yürüsünler? Bir şeyler yapmak ya da çalışmaları hızlandırmak için illa bir Özgecan daha mı kurban etmeliyiz? Bir çocuğumuzu bir olaya kurban edersek buna sebebiyet verenlerin de diyet ödemesi gerekmez mi? Yol vb. çalışmaların yapılması için neden okulların açılacağı zaman beklendi? Şehir tenhayken bu çalışmaların yapılması gerekmez miydi?   Ya da eğitim bu dönem de geçen seneki yerinde devam ettirilip dönem arasında, öğrenci yokken taşınma olayı gerçekleştirilse olmaz mıydı?

Bu yazı 183 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
sanalbasin.com üyesidir