YAŞAMIN AMACI VE ZORLUKLARI

Öncelikle hepimiz, huzur dolu barış kokan birliktelikle bir yandan “olmak” dediğimiz varoluş kavramının temel felsefesi olan kendini bilmek ve tanımak için gayret etmeli, bir yandan da insan soyunun devam etmesi adına yaşanılabilir bir dünya ve insanlık için önemli olan asıl değerlere(hoşgörü, anlayış, sevgi, saygı, huzur) ulaşmak için değişmeliyiz...

YAŞAMIN AMACI VE ZORLUKLARI

Öncelikle hepimiz, huzur dolu barış kokan birliktelikle bir yandan “olmak” dediğimiz varoluş kavramının temel felsefesi olan kendini bilmek ve tanımak için gayret etmeli, bir yandan da insan soyunun devam etmesi adına yaşanılabilir bir dünya ve insanlık için önemli olan asıl değerlere(hoşgörü, anlayış, sevgi, saygı, huzur) ulaşmak için değişmeliyiz...

YAŞAMIN AMACI VE ZORLUKLARI
27 Ağustos 2020 - 23:06 - Güncelleme: 02 Eylül 2020 - 22:37
Reklam
Reklam

''Öncelikle hepimiz, huzur dolu barış kokan birliktelikle bir yandan “olmak” dediğimiz varoluş kavramının temel felsefesi olan kendini bilmek ve tanımak için gayret etmeli, bir yandan da insan soyunun devam etmesi adına yaşanılabilir bir dünya ve insanlık için önemli olan asıl değerlere(hoşgörü, anlayış, sevgi, saygı, huzur) ulaşmak için değişmeliyiz'' diyor çiçeği burnundaki Yazarımız... Avukat Fırat Özkurt,özgün yazıları ile üreten,sorgulayan,tarafsız Gazete Söz'de okurları ile buluşacak..
İşte Yazarın ilk yazısı

  İnsanlık tarihinde akılları meşgul eden pek çok soru vardır. Bunlardan birisi olan “YAŞAMIN AMACI NEDİR?” sorusu, hepimiz için hala daha gizemliliğini koruyan ve korumaya da devam edecek olan bir sorudur.  Öyle ki tarihin derinliklerinden bugüne kadar filozof, peygamber, politikacı, asker bilim adamı, vs. kendilerince bu soruya kafa yormuş cevabını bulmaya çalışmış bazıları ise yaşam denilen çarka kendini kaptırıp sadece yaşamıştır. Oysa yaşamak dediğimiz olgu bize verilen yetilerin, değerlerin kullanılmasıyla-ortaya konmasıyla anlamlı, zengin hale gelir. Peki, neydi bu sorunun cevabı ve biz bu zenginliğe nasıl ulaşabiliriz?
  William Shakespeare bu soruya “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” diye cevap vermiştir. Aslında basit gibi duran iki ihtimalin yer aldığı bu cevapta, biz insanlar için asıl amacın “olmak”(kendinin farkına varmak) olması gerekirken, kimi zaman hayatın bizi farklı koşullara sürüklemesiyle edindiğimiz deneyimlerden ötürü, kimi zamansa olmak ya da olmamak kavramları arasında ki ince bir çizginin varlığı bu kavramların birbiriyle karıştırılması sonucu bizi asıl amaçtan uzaklaştırdığından, bu soruya “olmak” diye cevap vermek ve bunu ele alıp yaşam şekli olarak hayatımıza uygulayıp, hayatı daha anlamlı zengin kılmak istediğimizde işimiz hiçte kolay değil. Tarihin her döneminde uygulanması zor olan bu meseleyi yaşam felsefesi olarak eyleme geçirmek geçmişe oranla günümüz dünyası için biraz daha zor gibi görünüyor.
NEDEN ÖZELLİKLE GÜNÜMÜZ?
  Öncelikle “olmak” diye adlandırdığımız olgunun yaşama uygulanabilmesi için ilk olarak bizi bu olgudan uzaklaştıran faktörlerin bilinmesi gerekir. Bunun içinse yakın geçmişe, endüstri çağının başlangıcına doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekecek. Çünkü özellikle endüstri çağının başlamasıyla insanlar olarak, her istediğimize ulaşabilme imkânına belki de ilk kez bu kadar çok yaklaşmıştık ve bu imkânı daha verimli kullanabilmek için üretim ve tüketim dengesini toplumum her kademesine dengeli bir şekilde yerleştirerek kalkınmayı sağlamak adına yeni ekonomik yaklaşımlara ihtiyaç vardı. Bu ekonomik yaklaşımlarla ulaşılmak istenen hedef ise, toplumların refah seviyesini üst standartlara çıkarıp kaliteli bir yaşama ulaşmaktı, bireyin ve yaşam alanlarının gelişimini kolaylaştıracak atılımlar yapmaktı. Yani kısaca herkes bolluk içinde yaşarsa tüm sıkıntılarımızın yerini konfor ve sonsuz bir mutluluk alacaktı. Böylece biz insanlar için Maslow’un, ihtiyaçlar hiyerarşisisin de bahsettiği gibi bizler için öncelikli olan temel ihtiyaçların fizyoloji, değer gibi ihtiyaçların karşılanmasıyla da kendini gerçekleştirme denilen yani “olmak” dediğimiz kendimizin farkına varma-özdeki derinliği yakalama olgusuna kavuşacaktık. Sonucundaysa özgür ruhların, özgür bedenlerin olduğu bir dünya da yaşayacaktık.
   Ulaşılmak istenen hedef her ne kadar bu amaçlar doğrultusunda planlansa da zaman geçtikçe endüstri çağı; sunduğu imkânlarla tüm isteklerin veya ihtiyaçların karşılanabileceği hazzı ile bu arzulara sahip olmak ya da ait olmak duygusuyla birleşerek, mutluluğun kaynağının daha fazla şeye sahip olmaktan geçtiğini düşünme hırsına sevk etti. Çünkü daha fazla sahip olmak daha fazla güç demekti. Bu durum neticesinde ise bu çağ, ciddi bir tüketim çılgınlığını, doyumsuzluğu, bencilliği, haksız rekabeti bize miras bıraktı. Böylece sevdiğimiz şeylerden tutun da inançlarımızdan bildiklerimize kadar sahip olduğumuz, öğrendiğimiz her şey bizimmiş gibi davranmamıza, insanlık için son derece önemli olan sevgi-saygı gibi değerleri göz ardı etmemize sebep oldu, Hatta “sahip olmak” olgusunu o kadar çok benimsedik ki bunlara(bize ait olduğunu düşündüklerimize) bir saldırı olması halinde onu korumak için gerekirse her türlü ahlaksız, gayri meşru yolu mubah kıldık. Gerektiğinde bir kadını, bizden ayrılacak diye öldürdük,  canlı olma kavramı sadece bizim için geçerliymiş gibi bir hayvanı eşya ya da mal gibi görüp eziyet ettik, onları alıp bir yerlere kapatıp hayvanat bahçesi ismini verdik. Hayat denilen döngünün büyüsüne kapılıp günümüzü gün ederken yanı başımızda bir çocuğun istismar edilmesine sustuk, hiçbir sebep yokken öldürülenleri görmezden geldik, açlıktan kuru ekmek diye feryat edenleri duymadık ve sanki birbirimizle yarışıyormuşçasına doğayı tahrip etmekten, doğaya zarar vermekten, sonraki nesle yaşanabilir bir dünya bırakmak yerine, onları düşman gibi görüp, fütursuzca kaynakları tüketmekten geri durmadık. Duygu, düşünce ve tutkularımız kitle iletişim araçlarının ulaştığı güç ile bizi, herkesin giyindiği gibi giymeye, düşündüğü gibi düşünmeye itti ve bu yaşam şekli popüler kültür denilen yeni bir yaşamın sonucu olarak tek tip insan profili ile yeni bir düzenin meydana çıkmasına sebebiyet verdi ve dünyada bunlar yaşanıyorken biz sadece daha çok kazanma ve güç hırsı ile yaşamaya devam ediyoruz. Bu durum ise asıl amacımız olan “olmak” felsefesinden yani insanlıktan uzaklaştırarak kendimizi, geleceğimizi, habitatımızı tüketmemize sebebiyet veriyor. İşte bu yüzden “olmak”  olgusunu yaşam felsefesi haline getirip günümüze uygulamak biraz daha zor.
 
PEKİ, OLMAK İÇİN NE YAPMALIYIZ?
  Öncelikle hepimiz, huzur dolu barış kokan birliktelikle bir yandan “olmak” dediğimiz varoluş kavramının temel felsefesi olan kendini bilmek ve tanımak için gayret etmeli, bir yandan da insan soyunun devam etmesi adına yaşanılabilir bir dünya ve insanlık için önemli olan asıl değerlere(hoşgörü, anlayış, sevgi, saygı, huzur) ulaşmak için değişmeliyiz. Bunun içinse ekonomik ve sosyal düzenimizin, bireylere kendilerini değiştirme şansını, cesaretini verecek biçimde değişmelerine olanak vermesi gerekir. Bu olanağa ise ancak bireyler olarak kendi ekonomik gücümüzün-sahip olduklarımızın, olmak yolunda birer araç olduğunun bilincinde hareket ederek ulaşılabiliriz. Bu yüzden çokça vermeli, paylaşmalı ve fedakârlık yapmalıyız. Çünkü sahip olduklarımızla değil verdiklerimizle var oluruz ve öyle tanınırız. Ayrıca acı çekmekten korkmamalıyız, mutluluğu olmazsa olmazlarımız arasına koymamalıyız ve acının, üzüntünün de mutluluk kadar gerekli olduğunu bilmeliyiz. Yine bizde huzursuzluk yaratan nedenleri tanımalıyız, bilmeliyiz ve bu huzursuzluğu-bunalımı atlatabilecek bir yol-imkân yaratmalıyız.(örneğin birisine yardım etmek, gülümsemek gibi şeyler). Fernando Pessoa’nın da dediği gibi “Hayat, onu ne hale getiriyorsak odur. Yolculuklar, yolcuların kendisidir. Gördüğümüz, gördüğümüzden değil, biz her neysek, ondan ibarettir.” Bu yüzden hayatı anlamlı bir şekilde yaşamak istiyorsak, yaşamın merkezinde yer alan bizlerin, kendimizi tanımak adına bir yolculuğa çıkması gerekir ve özgürlüğü, istediğini yapmak olarak değil de insana kendisi olabilme şansına götüren bir yol olarak görmek gerekir.
  Son olarak her insanın-bireyin gizli bir hazine olduğunu bizi biz yapan değerlerden, duygulardan uzaklaştıran her ne ise sadece olmak için bir araç olduğunu ve bu araçların bizim için var olduğunu(bizim onlar için var olmadığımızı), aslında küçük bir sevincin, iyiliğin derinlerde kalmış bir özlemin, yaşadığımız anın dışında hiçbir şeye sahip olmadığımızı fark etmemiz gerek. Çünkü hayat dediğimiz şey sadece anlardan oluşur ve bu anlar bir gün ölüm ile sona erecek. Bu yüzden belki bu fark ediş kısacık olan bir insan yaşamını daha kaliteli, anlamlı ve belki de bizi ölümsüz kılacaktır. Yazıma Ali Ural’ın bir kitabında yazdığı bir düzyazı ile bitirmek istiyorum.
 Sevgili Dost!
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.
Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?
OLABİLMEK DİLEĞİ İLE…
Yazara [email protected] adresinden 
görüşlerinizi aktarabilirsiniz.

 

Bu haber 1887 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 2 Yorum